Aylık arşivler: Ekim 2014

Bir Arkadaşlık Hikayesi

bir arkadaslik hikayesi

 

 

Bir hastane odası iki yatak ve hayatla ölüm arasındaki çizgide yaşamdan yana kalmaya çalışan iki kalp hastası.

Yataklardan biri pencere önünde diğeri duvar dibinde.

Pencere önündeki sabahtan akşama kadar pencereden dışarı bakıp seyrettiklerini duvar dibinde bir şey görmeden, aynı kaderi paylaşan bir şey görmeyen hasta arkadaşına anlatıyor!

-Bugün deniz dünden daha durgun. Rüzgar hafif esiyor olmalı. Beyaz yelkenliler denizde belli belirsiz ilerliyorlar kuğu gibi süzülüyorlar.

-Park mı? Ha, park henüz tenha. Salıncakların ikisi dolu ikisi boş. Geçen haftaki sevgililer yine geldiler. Elleri birlerinden hiç ayrılmıyor. Şimdi erkek kızın saçlarını okşuyor, ne kadar birbirlerine yakışıyorlar.

-Erguvanlar bugün çıldırmış öyle bir çiçek açmışlar ki etraf mora boyanmış. Erikler desen keza, tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş. İşte parkın neşesi çocuklar geldi. Ellerinde rengarenk balonlar var ah kardeşim görmelisin…

Bu böyle sürüp giderken her gördüğünü anlatıp dururken ansızın bir kalp krizi geçirir pencere kenarındaki.

Duvar dibinde düğmeya bassa doktoru çağırabilir ve belkide arkadaşı kurtulabilir. Ama ama yapıyor işte şeytan karışıyor işine. Arkadaşı ölürse pencere kenarı boşalacak ve kendisi oraya geçecek. Bugüne dek kulaklarıyla duyduğunu gözleriyle görecek…

Sonuçta, duvar dibindeki düğmeye basmaz ve arkadaşı ölür.

Ertesi gün duvar dibinde olan yatağını pencere kenarına taşırlar.

Bekledği an gelmiştir artık yattığı yerden pencereden dışarı bakar. Dışarıda kapkara bir duvar ve işte hepsi bu kadar.

 

Hırs ve kıskançlık bizlere bir şey katmaz, üzerine bizden çok şeyler götürür, umudu, günleri ve arkadaşları…

Share

Çatlak Kova

catlak kova

 

Hepimiz aslında çatlak kovalarız.

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış.

Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendisinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş.

Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş.

Sucu her seferinde efendisinin evine 1,5 kova su götürebilmiş.

Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:

“İki yıldır çatlağımdan su sızdırdığımdan dolayı görevimin yarısını yerine getirebildiğim için kendimden utanıyor ve senden özür diliyorum.”

demiş. Sucu şöyle demiş:

“Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”

Gerçekten de tepeyi tırmanırken patikanın bir kenarındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş.

Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.

Sucu kovaya sormuş:

“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronun sofrasını süsledim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşamayacaktı.”

 

Farkında mısınız? Hepimiz aslında çatlak kovalarız.

Allah’ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez.

Kusurlarınızdan korkmayın.

Onları sahiplenin.

Kusurlarınızla birlikte gerçek gücünüzün oluştuğunu bilirseniz eğer, siz de güzelliklerin yaşamasına sebep olabilirsiniz.

Share

Bir kâse yoğurt

suleymaniye

 

Osmanlı Devleti döneminde her paşa ve padişah için, memleketinde herkesin istifadesine açık bir hayır kurumu yapıp ahirete öyle gitme, en büyük ideal idi. Bu sebeple, fethedilen yerlerde her biri bir cami, bir külliye veya bir hastane yapıp gitti. Ecdâdımız, kendi devirlerinin kültürünün gerektirdiği müesseseleri kurdular. İnsan nerde neyi tahsil ederse etsin ama Rabbiyle her zaman irtibatlı olsun diye camisiz yer bırakmadılar.

İşte bu düşünce Kanunî’ye de Süleymaniye Camiini yaptırdı. Ancak o, yaptıracağı eserin yalnız kendi defterine kaydolmasını arzu ediyor ve Rabbi’ne böyle bir armağan takdim etmek istiyordu. Onun için, ustalara sıkı sıkıya tenbihatta bulunuyor ve

“Kimseden yardım kabul etmeyin”

diyordu.

Cami duvarları her gün yükseledursun, karşıdan bu camii mahzun mahzun seyreden bir nine vardı. İnekleriyle başbaşa, onların sütüyle geçinen bu yaşlı kadın, inkisar içinde kendi kendine,

“Ey Allah’ım, Kanunî’ye servet verdin, malk-mülk verdin, Senin uğrunda bir cami yaptırıyor. Bu fakir kuluna bir şey vermedin; ne yapayım da, ben de Senin rızanı kazanayım. Benim elimden böyle işler gelmez. Elimden gelen, ustalara bir tas yoğurt ikram etmektir.”

der ve ustalara müracaat eder.

Onlar, padişahın izni olmadığını söylerlerse de, kadının ısrarına dayanamayıp, yoğurdu alıp yerler.

Büyük hükümdar, o gece rüyada, yaptığı işin mizanda tartıldığını görür. Terazinin bir kefesine Süleymaniye Camii, diğerine ise bir tas yoğurt konulmuş ve yoğurt, camiden ağır basmıştır.

Sabah olur; Kanunî, ayakları titreye titreye ustaların yanına gelir:

“Ne yaptınız, kimden ne aldınız?”

diye sorar.

“Yaşlı bir nine geldi; çok ısrar etti; yalvarıp yakarmalarına dayanamadık ve bir tas yoğurt aldık.”

derler.

İşte, Süleymaniye’ye ağır basan yaşlı kadının o bir tas yoğurdudur.

Share

#Müslüman kadına sorarlar


Array

niçin sokağa çıkarken süslenmiyorsun? Kadının müthiş cevabı: " benim bir tane kocam var."

Share

Ömür : Bir ezan ile namaz arası kadar…

Ömür Ezanla Namaz Arası Kadar

 

Ömür : Bir ezan ile namaz arası kadar…

Namazsız ezan ile ezansız namaz arasında

Torunu, pamuk gibi bembeyaz sakallı, nur yüzlü dedesine merakla soruyor:

“Dedeciğim! Bir insanın ömrü ne kadar olur?”

Dede tatlı bir gülücükle:

“Ezanla namaz arası kadar yavrucuğum.” deyince torun:

“Nasıl yani, ömür bu kadar kısa mı?” der. Dede:

“Evet yavrum. ömür, namazsız ezanla, ezansız namaz arası kadardır.” diye cevap verir. Torun yeniden sorar:

“Namazsız ezan ve ezansız namaz sözlerinden ne kastettiğini anlamadım dedeciğim. Bu ne demek açıklar mısın?” Dede şefkatle ellerinden tuttuğu torununa:

“Bak yavrum, geçenlerde komşumuzun çocuğu doğdu. O çocuğun kulağına ezan okundu değil mi?

işte o ezanın namazı kılındı mı? Kılınmadı.

O ezan “Namazsız ezan”dı. insan öldüğü zaman kılınan cenaze namazının da ezanı yoktur. O da “Ezansız namaz”dır.

Aslında o namazın ezanı insan doğunca okunmuştu kulağına.

“Bak ey insan! Doğdun, ama öleceksin, ömür çabuk biter, hayatını iyi değerlendir. Boşa vakit harcama!”

ikazını yapıyordu o ezan.

İşte yavrum ÖMüR, EZANLA NAMAZ ARASI KADARDIR.

Sakın boşa geçirme.

Ömrünü dolu dolu yaşa, bir nefes bile boşluk bırakma!”

Share

Sizin Elinizde…

sizin elinizde

 

 

Zamanın birinde çok akıllı iki kardeş yaşarmış. Etrafındaki ve okuldaki bilgiler kendilerine yetmediğinden, annesi onları, bulundukları beldenin bilge adamına götürmüş.

Kardeşler, bilge adama pek çok sorular sormuşlar ve her defasında kendilerinin tatmin olduğu cevaplar almışlar. Bundan çok memnun olan kardeşler, bir müddet için bilgenin yanında kalıp daha çok şeyler öğrenmek için annelerinden izin istemişler ve bilge adamın yanında kalmışlar.

 

Bilge adama sorduklarına ve aldıkları cevaplara çok sevinen ve mutlu olan çocuklar bir süre sonra bu işten sıkılmaya başlamışlar. Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım diye düşünmüşler.

Kardeşlerden biri, “Buldum” demiş.

“İki elimin arasına bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım.

Avucumun içinde bir kelebek var, canlı mı ölü mü?

Ölü derse kelebeği bırakacağım, canlı derse avucumu hafifçe bastıracağım.

Her ne derse cevabını bilemeyecek!”

 

Kelebeği ellerinde tutan kardeşlerden biri, kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış ve sormuş…

 

“Avucumun içinde bir kelebek var, canlı mı ölü mü?”

Bilge, uzun uzun çocuğun gözlerinin içine bakmış ve cevaplamış:

“Senin ellerinde evladım, senin ellerinde…”

 

Aşkınız…

Geleceğiniz…

Gençliğiniz…

Hayatınız…

Her şeyiniz…

Huzurunuz…

Mutluluğunuz…

Sizin ellerinizde…”

Share

Damdan düşenin halini


Array

damdan düşen bilir. #nasreddinhoca #hocanasreddin

Share

Vermeyince Mabud, Neylesin Sultan Mahmut!

 

vermeyince mabud neylesin sultan mahmut

Rivayete göre, Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı Baba, çay getir!..
Tıkandı Baba, kahve getir!..
Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş.
– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.
– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı.Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: “Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık”, dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:
“Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş.
Sultan Mahmut’un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.
– “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.
Taze baklava, güzel baklava!
Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.
Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş. Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba’ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut:
“Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım” deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:
– “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş.
– Geldi sultanım!
– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
“Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel” deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.
“Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;
“Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar” demiş ve askerlerden birini çağırmış.
“Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.
Padişahın adamları ’peki’ deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.
Baba, “niçin?” demiş. Askerler:
“Hele sen bir beğen bakalım” demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.
“Ne olacak şimdi” demiş.
“Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demiş.
Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

“VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT!”
.

Share

Din Dersinde

din dersi adım suphaneke

 

Öğretmen yeni başladığı sınıfında öğrenciyi kaldırır…

-Adın ne evladım senin?

-Kevser öğretmenim.

-Ne güzel isim, oku baklım Kevser suresini…

Öğrenci ezbere okur…

-Aferin evladım… Ağzına sağlık…

Başka bir öğrenciye döner ve…

-Senin adın ne evladım?

-Fatih öğretmenim…

-OooooOOo çok güzel isim, okur musun Fatiha suresini bizlere?

Öğrenci okur…

-Aferin evladım, ağzına sağlık…

Az geride bir kıpırdanma olur, öğretmen sıranın altına saklanmaya çalışan öğrenciyi görür ve…

-Evladım… Kalk! Ne yapıyorsun? Adın ne senin?

….

Öğrenci kalkar…

– Yasin öğretmenim, ama arkadaşlar bana kısaca Süphaneke derler…

 

🙂

Share

Bir evlilik hikayesi

zencimusluman

 

Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:

-Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?

-Asla!

-O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?

-Amir bin Vehebin evine git ve
Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti de.

Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.

Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:

-Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullahtan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullahın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.

Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:

-Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır.

Efendimizin gence emri:

-Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.

-Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..

-Öyle ise Aliye, Osmana, Abdurrahman bin Avfa git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.

Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta…

Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:

-Ey kendini Allaha asker bilen Müslümanlar!

Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!

Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır…

Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.

-Bu genç, herhalde Bahreynden gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:

-Sen Saad mısın? buyurur.

-Evet, deyince de dua eder:

-Ceddine saadetler!..

Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar… Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Kılıcıyla Allah dininini ve Allah Rasulünün düşmanlarını, kâfirleri biçiyordu. Herkes birbirine karışmış, yaman bir cenk olmuştu. Zafer yine Peygamber ordusunun olmuştu. Düşman çekilip gittikten sonra yaralılar arasında kâfirlere büyük darbeler indiren Süleym Sad’da vardı. Öyleki son anlarını yaşıyordu. Rahmet Nebisi Sad’ın başını kucağına aldı, yüzündeki tozları o mübarek eliyle sildi. Zenci gencin kıvrım kıvrım saçlarını okşayıp duruyordu. Genç Sad’ın dudakları son anda aralandı. Dudaklarından kelimelerin en güzelleri döküldü.

“EŞHEDÜ ELLA İLAHEİLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMED’EN RESULALLAH”

Ve Süleym Sad bu şekilde ruhunu Rahmana teslim etti.

Peygamberler Peygamberinin kucağında can vermek ne devletti ey Sad.

O nurdan gözlere bakarken şehid olmak ne devletti ey Sad.

O nurdan gözlere.

Senin gibi o nurdan gözlere bakarken şehid olmak kaç gence nasip oldu ki.

Senin yüzünün rengi karaydı ama senin bahtın kara değildi ey Sad.

Demek ki Senin vücudunun siyahlığı senin cennete girmene mani değildi Ey Sad.

Siz hele bi bakın Resulallah’ın o nurdan gözlerinden inci taneleri gibi akan yaşlara. Sad için ağlıyor Nebiler Nebisi Efendimiz. Ona acıyordu Resulallah. Çünkü Amir’in kızının elini bile tutamamıştı Sad. Bir an baş başa oturmadan cenge gitmişti Sad.

Nebiler Sultanı bir anlık için gülümsedi ve Resulallah yüzünü çevirdi. Bunu gören sahabiler ne olmuştuda peygamber’in ağlaması sevince dönüştü. Sahabelerden Ebu Lübabe ( r.a ) bunu merak etti ve sordu.

-Ya Resulallah önce şu genç için ağladınız sonrada güldünüz ve sonrada yüzünüzü çevirip ona bakmak istemediniz;bu ne hikmetti Ey Allah’ın Resulü!..

Allah’ın Resul’ünden şu cevabı aldılar:

“Sad’a olan sevgi ve merhametinden dolayı.

“Önce ağladım çünkü Sad’ın evlenmek için o kadar kişiye başvurmasına rağmen kimse ona kzını vermemişti, yüzünün siyahlığından ve fakir olmasından dolayı. Onun o halini düşününce ağladım!..ama

Sad’ı şehid olduktan sonra cennet hurileriyle baş başa görünce bu seferde hüznüm sevince dönüştü ve utandım yüzümü çevirdim. Dünyada elde edemediğini Yüce Yaratan ona daha güzelini cennette verdi. Havzı kevserde verdi. Şimdi Amr bin Veheb’e söyleyin ki Yüce Yaratan Sad’ı onun kızından daha hayırlısı ile evlendirdi. Cennet hurileri ile evlendirdi.”

İşte Süleym Sad’ın bu şekilde hayatı geçti ve mübarek bir hayat ile şereflendirildi. Allah hepimize böyle güzel bir yer nasib eder inşallah.

Share

Farklılıklar Rabbimizin Varlığının Delilidir

farkli-irk-bebekleri

 

“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da
onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler
için elbette ibretler vardır.” (Rûm, 30/22)

 

Yukarıdaki âyet, farklı etnik kökene veya inanca mensup insanların bir arada barış içinde yaşamalarına temel teşkil edecek ayetlerden biridir. İnsanlık artık küreselleşen ve iletişim teknolojisinin getirileri ile adeta “evrensel köy” konumuna gelen dünyada birbirlerinin hak ve hukuklarına riayet ederek bir arada barış, karşılıklı saygı ve hoşgörü içinde yaşamalarının gereğine inanmak durumundadır. Etnik, siyasal ve dinî farklılıklar, düşmanlık ve huzursuzluk sebebi değil insanlık âleminin kültürel zenginliği olarak algılanmalıdır. Bu algılama biçimi, insanlık için bir lüksten öte zarurettir. İslam dini açısından bakıldığında, yüce Kitabımızın ilgili mesajları ve Rahmet elçisinin (s.a.s) örnek uygulamalarının, farklılıklarla birlikte barış içinde yaşamanın temellendirilmesinde ana zemini teşkil ettiği görülür. Kur’an-ı Kerim’de “O’nun (Allah’ın) âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratıl- ması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” buyurularak, bir taraftan, insanlar arasında söz konusu olan kültürel, sosyal ve etnik farklılıkların fıtrî/ilahi olduğuna işaret edilirken diğer taraftan da bu farklılıkların, Allah’ın yüceliğini gösteren deliller olduğuna dikkat çekilmektedir.

Ayrıca,

“…Biz her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı…”

(Mâide, 5/48) âyeti de bu farklılığın yaratılış kanununun gereği olduğuna işaret etmektedir.

 

İnsanlık, artık tarihin derinliklerinde kalması gereken etnik, siyasal ve din ek- senli çatışma kültürlerine iltifat etmemelidir. Zira bu tür çatışmalar, geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanlığa hiçbir fayda sağlamamaktadır. Bu tür çatışmaların galibi, düşmanlıktır, kandır, gözyaşıdır, şiddettir, terördür.

Tarihsel tecrübe ve birikimler göstermektedir ki, hiçbir çatışma bölgesel düzeyde kalmamaktadır. Sorumluluğunun bilincinde olan insanlar, şiddet ve vahşetin kurbanının kimliğine ve gerçekleştiği coğrafyaya bakmaksızın, hemen erdemin, barışın, hoşgörünün mağlup olduğunu çaresizlik içinde iliklerine kadar hissetmektedir.

Hemen her gün yazılı ve görsel basında, yakın ve uzak çevremizde gördüğümüz ve yüzlerce insanın kanının aktığı, masum yavruların vahşete kurban olduğu sahneleri, vicdan sahibi her insan üzüntü ve endişeyle izlemektedir. Müşahede edilen bu tablolardan sonra, ister istemez merhamet ve hoşgörü, saygı ve sevgi, akıl ve vicdan, acaba insanlığın ilgi alanından çıkıyor mu? sorusu sıkça beyinlerimizde yankı bulmaktadır.

Sonuç olarak farklılıklar, Rabbimizin varlığının bir delilidir. Bu gerçeği değiştirmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Bu itibarla özelde Müslümanlar genelde de insanlık inanç, düşünce veya bazı etnik mülahazalarla parçalanmamalıdır. Hangi inanç ve düşünceye mensup olursa olsun insanlık, tarihsel tecrübe ve birikimlerden de isti- fade ederek “öteki” olarak nitelendirilen birey ve toplumlarla barış, saygı ve hoşgörü içinde yaşamanın zaruretine inanmalı ve bu uğurda gayret sarf etmelidir.

Share

Elhamdülillah

elhamdülillah

 


Hapşıran bir Müslümanın ‘elhamdülillah’ demesi orada bulunanların da hapşıran kişiye‘yerhamükellah / Allah sana rahmet etsin.’ diyerek mukabelede bulunması hapşıran kişinin de tekrar ‘yehdînâ ve yehdîkümullah / Allah (c.c.) bize ve size hidayet etsin.’ demesi Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin sünnet-i seniyyesidir.
Eğer olduğu yerde kalmış olsa bir takım kalıcı dertlere sebep olacak olan dimağda toplanmış bulunan buharın hapşırarak çıkmasıyla hapşıran kişiye bir nimet ve fayda temin edilmiş olur. Vücutta yeryüzünde meydana gelen zelzele gibi bir sarsıntıdan sonra organların eski hâli gibi sağlıklı kalmış olması üzerine hapşıran kişinin Allah’a hamd etmesi yani ‘Elhamdülillah demesi’ meşru kılınmıştır.(1) Aksırmanın insan sağlığına bu faydalarından dolayıdır ki Hatibin İbn-i Ömer (r.a.) rivayetinde Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz:
“Aksıran yahut geğiren kişi ‘elhamdülillahi alâ külli halin minelhâl’ derse ondan en hafifi cüzzam olan yetmiş hastalık def edilir.” buyurmuşlardır.
Başka bir rivayette ise Hz. Ali (r.a.)’in el-Edebü’l-Müfred’de kaydedilen bir rivayeti ise şöyledir:
“Kim hapşırdığı zaman ‘elhamdülillahi Rabbi’l-âlemine alâ külli hâlin ma kâne’ derse ebediyen ne kulak ne dil (ne de karın) ağrısı çeker.”(2) Ayrıca insan hapşırınca birkaç saniyelik zaman dilimi içerisinde kalbin atışı durur ve kalp bu esnada dinlenir. Bundan sonra kalp tekrar çalışmaya başlar. İşte bu insanın ölüp de tekrar hayata dönmesi gibidir. Zira hapşırma esnasında duran kalp tekrar çalışmayabilir. Cenâb-ı Hakk’ın insana tekrar kalbin çalışması nimetini vermesi karşısında ‘elhamdülillah’ denir Cenâb-ı Hakk’a şükredilir.

Share

Çocuklarınıza önce


Array

"la ilahe illallah" demesini öğretiniz.

Share

Sevgi, Sevgidir… Zaman, Durum Değiştiremez…

japonya kertenkele

Japonya’da yaşanmış gerçek bir olayı paylaşıyoruz bu sefer sizinle…

Evini yeniden dekore ettirmek isteyen adam bunun için resimlerini astığı duvarı yıkar…

Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında bir boşluk bulunur.

Duvarı yıkarken, duvarına 10 sene önce astığı bir tablonun çivisinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür.

Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce.

Muhtemelen bu çiviyi 10 yıl önce, o resmi duvara asarken çakmıştı…

Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmış ?

Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalı.

Böylece adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar.

Sonra nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle…

Adamı sersemletir gördüğü manzara.

Bu nasıl bir sevgi?

Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir…

Sevdiklerinizi hiç bir zaman yalnız bırakmamanız dileğiyle…

Share

Buhari Cuma 11 20

buhari cuma 11 20

Allah’ım

Sana teslim oldum.

Sana iman ettim.

Sana güvendim,

Sana döndüm,

Senin uğruna

mücadele ettim

Senin hakemliğine razı oldum.

Önceden yaptıklarımı ve

sonradan yapacaklarımı,

gizlediklerimi ve

açıkladıklarımı bağışla.

Sen en öncesin,

Sen en sonrasın.

Senden başka ilah yoktur.

Buhari , Cuma 1120

Share

Hicri Yılbaşınız Kutlu olsun…

hicri yilbasiniz kutlu olsun

 

Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden Hicret edendir.

 

Asırlar önce

bu zamanlarda

Peygamberimiz ve

İlk Müslümanlar

Nasıl Hicret Ettilerse,

Bizlerin de

Kötülüklerden

İyiliklere Hicret edebilmemiz dileğiyle

 

Yeni Hicri Yılımız Mübarek olsun…

Share

Twitter Kullanıcıları Dikkat!

twitter

 

 

Eğer twitter kullanıyorsanız ve hala bunu yapmadıysanız….

 

Küseriz.. Kırılırız…

 

Belki ağlıyoruzdur bile..

 

Lütfen bizi twitter da da takip ediniz : https://twitter.com/ibretlikhikaye

 

Selam ve Sevgi ile…

Hicri Yılbaşınız Mübarek Olsun..

Share

Hicri Yılbaşında okunacak dua

hicri-yilbasi-yilbasi-duasi-2014

 

Hicrî senenin kabûlünden beri asırlardır İslâm âleminde 1 Muharrem sene başı olarak kabûl edilmiştir. Hristiyânlığın aslında bulunmayan, fakat sonradan kabûl edilen yılbaşı günü, onlara âit özel bir gündür…
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm 53 yaşındayken Medîne’ye hicret etti.

Bir hafta yolculuk yapıp mîlâdî Eylül ayının 20. ve Rebîülevvel’in 8. Pazartesi günü, Medîne yakınındaki Kubâ köyüne vardılar. Cumâ günü Medîne’ye girdiler.

Müslümânların hicrî-kamerî sene başlangıcı oldu. Bu da, târihçilere göre mîlâdın 622. yılındaydı. Kubâ köyüne ayak bastığı gün Müslümânların yılbaşısı, yâni hicrî sene başlangıcıdır.

HİCRÎ YILBAŞI DUÂSI

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki:

“Bir kimse, Muharrem ayının ilk günü [ya’nî hicrî yılbaşında], aşağıdaki duâyı 3 defa okursa, Allahü teâlâ o kimseyi, gelecek Muharrem ayına kadar bütün belâlardan emîn kılar.”

Şeyh Şihâbüddin-i Sühreverdî’den menkûldür ki:

“Her kim bu duâyı aşûre günü üç kerre okursa ölümden de emîn kılınır. Zîrâ o sene ölümü mukadder olan kimseye, bu duâyı bu veçhile okumak nasip olmaz. (Hâmiş)

Duânın okuyabilmeniz için türkçe harflerle yazılmış hali aşağıdaki gibidir.
Mümkün mertebe, duâyı, doğru olarak Arabî aslından, orijinalinden okumalıdır.

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillahi Rabbil-âlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Allahümme Entel-Ebediyyül-Kadîm. El-Hayyül-Kerîm. El-Hannânül-Mennân. Ve hâzihî senetün cedîdetün, es’elüke fîhel’ısmete mineş-şeytânir-racîm, vel-avne alâ hâzihin-nefsil-emmâreti bis-sûi vel-iştigâle bimâ yukarribünî ileyke, yâ zel-celâli vel-ikrâm, bi-rahmetike yâ erhamer-râhimîn. Ve sallallahü ve selleme alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve Ehli beytihî ecmaîn.”

Anlamı şöyledir:

“Besmele”, “hamdele” ve “salvele”den sonra, “Ey Allah’ım! Sen Ebedî ve Kadîmsin [Kendinden evvel hiçbir varlık olmayan], varlığı, hayâtı devâmlı olan, kullarına keremi ziyâde, merhameti, ni’metler bağışlaması sonsuz, yalnız Sensin Allahım!
İşte bu yeni yıldır ki, ben, bu yıl boyunca, huzûrundan kovulmuş şeytândan korumanı ve dâimâ kötülüğü emreden nefsime gâlip olmam için yardımını ve beni Sana yaklaştıran işlerle meşgûl olmamı Senden dilerim ey celâl ve ikrâm sâhibi Allahım. Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle muâmele eyle. Ve sallallahü ve selleme alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve Ehli beytihî ecmaîn.”

“Nüzhetü’l-mecâlis” kitâbında [I, 156] bildirildiğine göre bir kimse böyle derse, şeytân: “Biz bu kişiden ümîdi kestik” der ve Allahü teâlâ ona, kendisini sene boyunca koruyacak iki melek görevlendirir.

Share

Hicret Hikayesi

622 – 2014

hicret 2014

Hz. İbrahim’in, “Doğrusu ben Rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum.” (Ankebut, 26)

diyerek hicret ettiğini biliyoruz.

Hz. Musa’ya da hicretin emredildiğini görüyoruz:

“Doğrusu Biz, (Firavun’un imana yanaşmaması üzerine) Musa’ya ‘Kullarımla birlikte geceleyin yola koyul, onları denizin ortasında kuru bir yola vur. Arkanızdan yetişirler diye endişe etme. Hepsinden öte (Allah’tan başka kimseden) korkma!’ diye vahyetmiştik.” (Taha, 77)

Hz. Lût’a da şöyle denilmişti:

“Sen gecenin bir vaktinde aile fertlerini yola çıkar, sen de onların peşinden git. Sizden hiç kimsenin gözü arkada kalmasın. Emredildiğiniz yere doğru ilerleyin.” (Hicr, 65)

Medyen halkı da peygamberlerini, memleketten çıkartmakla tehdit etmişti:

“Kavminin büyüklük taslayan seçkinleri ‘Ey Şuayb, ya seni ve beraberindeki müminleri yurdumuzdan sürüp çıkartırız, ya da bizim inanç sistemimize geri dönersin’ dediler.” (A’râf, 88)

Diğer peygamberlerin de karşılaştığı benzer hadiseleri yine Kur’an-ı Kerim’de sıkça okumaktayız.

Mekke’den Medine’ye hicret Sevgili Peygamberimiz İslamiyet’i tebliğ etmeye Mekke’de başlamıştı.

Muhammedü’l-Emin’in çağrısını duyanlar ona inanıyor ve onun etrafında toplanıyor; böylelikle Müslümanların sayısı günden güne artıyor ve Allah’ın dini gönüllerde taht kuruyordu.

Ancak Mekke’de kendi saltanatlarının sarsıldığını kavrayan müşrikler bundan endişe duyuyor ve toplum üzerindeki etkinliklerini yitirmekten korkuyorlardı.

Bu sebeple hem Hz. Peygamber’e ve hem de ona inananlara amansız düşman kesilmişlerdi.

Güçlü oldukları için Müslümanlara her kötülüğü yapıyor, akıl almaz işkencelerde bulunuyor ve onları İslam’dan vazgeçirmeye çalışıyorlardı.

Müslümanların maruz kaldıkları sıkıntılar dayanılmaz hale gelince Peygamber Efendimiz İslam güneşine başka ufuklar aramak zorunda kalmıştı.

O gün Mekke halkı, kendilerine tebliğ olunan hakikatlere tahammül edebilseydi, o kutlu elçi çok sevdiği Mekke’yi terk etmeyecekti.

Nitekim onun, hicret ederken Hazvere mevkiinde Mekke’ye dönerek

“Sen, Allah katında beldelerin en sevimlisisin. Çıkarılmamış olsaydım senden ayrılmazdım, senden başka bir yeri yurt tutmaz, yuva kurmazdım!”

diyerek hüzünlenmesi oraya duyduğu özlemi göstermektedir. (Tirmizî, Menâkıp, 69)

Ve sonra, sadece Kamerî Takvimi değil, insanlık tarihini yeniden başlatan kutlu hicret başladı.

Çölün her tarafını kasıp kavuran alev dalgaları altında yedi gün yedi gece yapılan o çetin yolculuk:

Yiyeceksiz, susuz, gölgeliksiz şekilde dağlardan, vadilerden aşılarak İslam nurunun tamamlanabilmesi için yapılan o ölüm kalım yolculuğu.

Sevgili Peygamberimiz miladi 622 yılında Mekke’den Medine’ye göç ederken, Yüce Allah’ın kendisine yüklediği tebliğ görevini yerine getirmeye çalışıyordu.

Daha rahat yaşamak, daha fazla dünyalık elde etmek değildi onun amacı. Eğer öyle olsaydı, Mekkelilerin onu davasından vazgeçirmek için yaptıkları tüm teklifleri reddetmezdi.

“Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, temsil ettiğim davadan asla vazgeçmem.”

diyerek kararlılığını göstermiş ve diğer peygamberler için de vaki olduğu gibi, tebliğ yolunun hicretten geçtiğini görmüştü.

Allah’ın Rasulü kendi davasında emin olduğu gibi, onu tanıyan herkes de onun Muhammedü’l-Emin olduğunda ittifak ediyordu.

Ona her türlü iftirayı atmaktan çekinmeyen düşmanları bile onun “Emin” vasfına dil uzatamamışlardır.

Medine’ye doğru yola koyulduğu o tehlikeli anlarda bile yanındaki emanetlerin yerlerine ulaşması için gereken tedbiri almayı ihmal etmemesi, onun hicretini daha da anlamlı kılıyordu.

 

Share